Yalan Çağında Hakikatin Yalnızlığı

Yalan, insanlık tarihinin en eski icatlarından biridir. Taş baltadan, ateşten, tekerlekten daha eskidir belki de.

Çünkü insan, daha düşünmeyi öğrenmeden önce saklamayı öğrenmiştir. Yalan, ilk başta bir savunma refleksi olarak doğar; cezadan kaçmak, yüzleşmemek, zayıflığını örtmek için. 

Fakat zamanla bireyin elinden çıkıp kitlelerin ortak dili hâline geldiğinde, artık basit bir korunma aracı olmaktan çıkar; bir muktedir olma tekniğine, bir tahakküm biçimine dönüşür.

Yalanın asıl gücü, insanların ona inanmak istemesinden gelir. Kitleler çoğu zaman yalana kandıkları için değil, hakikatle yüzleşmenin bedelinden kaçtıkları için yalana sarılır. 

Hakikat sorumluluk yükler; değiştirmeyi, itiraz etmeyi, bedel ödemeyi gerektirir. 
Yalan ise rahatlatır. Vicdanı uyuşturur, korkuyu organize eder, suçu belirsizleştirir. 
İnsan, yalanın içinde kendini daha güvende hisseder çünkü yalan, onu hareketsizliğe ikna eder.

Sosyolojik olarak bakıldığında yalan, bireyin değil, kalabalığın ürünüdür. Tek başına kalan insan hakikate yaklaşabilir; kalabalık içinde eriyen insan ise yalanı tercih eder. 
Çünkü kalabalık, sorumluluğu dağıtır. “Herkes böyle düşünüyor” cümlesi, bireysel aklın mezar taşıdır. 

Manipülasyon tam da bu noktada devreye girer: Yalan, tekrar edilerek normalleştirilir; normalleşen şey sorgulanmaz; sorgulanmayan şey gerçeklik yerine geçer. Böylece yalan, gerçeğin yerini almaz; gerçeği görünmez kılar.

Modern dünyada yalan, artık rastgele üretilmez. Profesyonel merkezleri, algoritmaları, dili ve estetiği vardır. 

Yalan haber atölyeleri, gerçeği inkâr etmez; onu boğar. Hakikatin üzerine öyle çok bilgi, yorum, çarpıtma ve duygusal gürültü bindirilir ki, insan gerçeği ayırt edemez hâle gelir. 

Bu bir inkâr değil, bir yorgunluk stratejisidir. İnsanlar gerçeği reddetmez; gerçeği aramaktan vazgeçer.

Psikolojik düzlemde ise yalan, insanın kendi benliğiyle kurduğu ilişkinin bozulmasıdır. 

Sürekli manipülasyona maruz kalan birey, zamanla kendi sezgilerine güvenemez olur. 

Ne gördüğünden emin olur, ne hissettiğinden. Bu durum, dışarıdan dayatılan bir yalandan çok daha tehlikelidir: İnsan, kendi iç hakikatini susturur. 

İşte tam bu noktada iktidar, medya ya da propaganda artık çaba harcamaz; birey kendi kendini denetler, kendi kendini sansürler.

Yalanın hakikati örtme gücü, hakikatin kırılganlığından değil, insanın zayıflığından beslenir. 

Hakikat direnç ister. Yalnız kalmayı, dışlanmayı, yanlış anlaşılmayı göze almayı gerektirir. Oysa yalan, insana ait olma hissi verir. 

Aynı yalanı paylaşanlar arasında görünmez bir bağ oluşur; bu bağ, hakikatin sunduğu yalnızlıktan daha caziptir. 
İnsan bazen doğruyu değil, ait olduğu yeri savunur.

Bu yüzden yalan çağında en devrimci tutum, bağırmak değil; berrak kalabilmektir. 

Her söylenene inanmak değil, her söylenene mesafe koyabilmektir. Hakikat, çoğu zaman gürültü çıkarmaz.

Sakin, çıplak ve rahatsız edicidir. Yalan ise süslüdür, duyguludur, acelecidir. İnsan kalabalıkların coşkusuna kapıldığında değil, içindeki sessiz itiraza kulak verdiğinde hakikate yaklaşır.

Yalan, ancak insan ona sırtını dayadığında ayakta durur. Bir kişi bile “Bu doğru değil” deme cesaretini gösterdiğinde, yalanın çatlağı görünür hâle gelir. 

Çünkü yalan, mutlak değildir; kalabalığa muhtaçtır. Hakikat ise tek başına da var olabilir. Bu yüzden hakikat hiçbir zaman tamamen yok edilemez; sadece üzeri örtülür. 
Her örtü, bir gün mutlaka aralanır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.