Hanı-ı Yağma

Dünya, takvimlerin ilerlediği fakat insanlığın geri sardığı bir çağdan geçiyor. Takvimler 21. yüzyılı gösteriyor ama yaşananlar, ortaçağın en kaba sahnelerini aratmıyor. Zaman tünelinden geçtik sanki; teknoloji büyüdü, silahlar akıllandı, iletişim hızlandı ama vicdan küçüldü. Güç, yeniden tek ölçü hâline geldi. Haklı olmak değil, güçlü olmak belirleyici oldu.

Bugün küresel düzen denilen şey, aslında bir güç tahakkümü mimarisinden ibaret. Güçlü olan, zayıfın kapısını çalmakla yetinmiyor; içeri giriyor, masayı deviriyor, sandalyeyi yakıyor, kasayı boşaltıyor. 

Buna da “demokrasi”, “istikrar”, “güvenlik” gibi süslü kavramlar giydiriliyor. Oysa gerçekte olan şey çok eski: Yağma.

Venezuela bunun en çıplak örneklerinden biri. Yeraltı zenginlikleriyle dünyanın sayılı enerji havzalarından birine sahip bu ülke, yıllardır sistematik bir kuşatma altında. 

Ambargolarla boğuluyor, ekonomik olarak diz çöktürülmeye çalışılıyor, siyasi olarak kaosa sürükleniyor. Yetmedi; liderleri hedef alınıyor, devlet aklı itibarsızlaştırılıyor. Mesele ne demokrasi ne insan hakları… 

Mesele petrol, gaz ve enerji damarlarının kimin elinde olacağı. Çünkü emperyal düzen için bir ülkenin kaderi, yeraltındaki rezervleri kadar değerli.

Aynı zihniyeti Gazze’de görüyoruz. Orada artık savaş bile yok; adı konulmamış bir toplu infaz var. Çocukların, kadınların, yaşlıların sistematik biçimde yok edildiği; şehirlerin haritadan silindiği bir vahşet yaşanıyor. Üstelik dünyanın gözü önünde. Sözde “uluslararası toplum”, bu vahşeti durdurmak bir yana, sessizliğiyle meşrulaştırıyor. Çünkü zalimin arkasında güçlü müttefikler var. Çünkü kan, doğru yerde akıyorsa sorun edilmiyor!

Rusya-Ukrayna savaşı da aynı büyük resmin parçası. Bu kez sahnede farklı aktörler var ama senaryo tanıdık: nüfuz alanları, jeopolitik hesaplar, enerji hatları, silah piyasaları… Bedeli ise yine halklar ödüyor. Yıkılan şehirler, göç yollarına düşen insanlar, çalınan gelecekler…

Bu tablo bize şunu açıkça söylüyor:
Uluslararası barış mekanizmaları iflas etmiştir.
Birleşmiş Milletler başta olmak üzere, “küresel adalet” iddiasıyla kurulan tüm yapılar, güçlülerin veto masasına dönüşmüş durumda. Adalet, güçlünün iznine tabi. Hukuk, çıkarın gölgesinde.

İşte tam da bu yüzden, asıl beka meselesi burada başlıyor.

Artık hiçbir ülke tek başına güvende değil. Özellikle ekonomisi kırılgan, savunma gücü sınırlı, iç bütünlüğü zayıf ülkeler için tehlike çok daha büyük. Bugün Venezuela’ya yapılan, yarın başka bir ülkeye yapılabilir. Bugün Gazze’de susulan vahşet, yarın başka bir coğrafyada tekrarlanabilir. Çünkü bu düzen, suskunluğu rıza sayıyor.

Bu noktada emperyalizme karşı birlik meselesi romantik bir söylem değil, tarihsel bir zorunluluktur. Güçlülerin gücünü birleştirdiği bir dünyada, zayıfların yalnız kalma lüksü yoktur. 

Ya birlikte direnilir ya da tek tek yutulursun. Bu kadar net.

Birlik; sadece askerî ittifaklar demek değildir.
Birlik; ekonomik dayanışmadır, alternatif ticaret ağlarıdır, ortak savunma refleksidir.
Birlik; bilgi ve medya alanında ortak bir dil kurabilmektir.
Birlik; mazlumun sesini tek bir ağızdan, yüksek ve kararlı biçimde duyurabilmektir.

Emperyal düzenin en büyük korkusu da budur zaten:
Bir araya gelmiş, birbirine güvenen, ortak çıkarını savunan ülkeler.

Tarih yeni bir faza geçiyor, evet. Ama bu faz, sadece güçlünün kazandığı bir çağ olmak zorunda değil. 

Eğer bu çağ, aynı zamanda uyanışın çağı olursa; eğer ülkeler ve halklar, kendilerine biçilen rolü reddederse; eğer “bana dokunmayan yılan” anlayışı tarihin çöplüğüne atılırsa, o zaman bu karanlık gidiş tersine çevrilebilir.

Aksi hâlde, bugünün seyircileri yarının kurbanları olacaktır.

Emperyalizm, sadece toprak almaz.
Onur alır, irade alır, gelecek alır.

Buna karşı durmanın tek yolu ise birliktir, bilinçtir ve ortak kader duygusudur.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.