Mehmet Aluç
Ortadoğu’da Güç Dengesi ve Müslüman Dünyanın Geleceği
Ortadoğu’da son zamanlarda yaşanan askeri gerilimler ve çatışmalar yalnızca bölgesel bir kriz olarak değerlendirilmemelidir. İran’a yönelik saldırılar, İsrail ile bölgedeki gerilimler ve büyük güçlerin bu süreçte aldığı pozisyonlar aslında küresel güç dengelerinin nasıl şekillendiğini açık biçimde göstermektedir. Bu tablo aynı zamanda Müslüman dünyasının siyasi, askeri ve ekonomik açıdan ne kadar parçalı bir yapı içinde bulunduğunu ve zaaflarının karşı taraftan anlaşılmasını da ortaya koymaktadır.
Tarihsel açıdan bakıldığında Ortadoğu’nun yüzyıllardır büyük güçlerin mücadele alanı olduğu görülmektedir. Osmanlı Devleti’nin güçlü olduğu dönemlerde bölge uzun süre bir siyasi istikrar içinde yönetilmiştir. Ancak Osmanlı’nın zayıflaması ve özellikle Birinci Dünya Savaşı sonrasında imparatorluğun dağılmasıyla birlikte bölgenin kaderi köklü şekilde değişmiştir. 1916 yılında yapılan Sykes-Picot Anlaşması ile Ortadoğu’nun sınırları büyük ölçüde dış güçler tarafından yeniden çizilmiş, bölge doğal, kültürel ve tarihsel bağlar dikkate alınmadan parçalanmış ve bu durum ilerleyen yıllarda birçok siyasi kriz ve çatışmanın zeminini oluşturmuştur. 1948 yılında İsrail devletinin kurulması ise Ortadoğu’daki dengeleri tamamen değiştirmiş ve Arap-İsrail savaşlarıyla birlikte bölge uzun yıllar sürecek gerilimlerin merkezi hâline gelmiştir. Soğuk Savaş döneminde Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği’nin bölgedeki nüfuz mücadelesi, sonrasında yaşanan Körfez savaşları ve çeşitli bölgesel çatışmalar Ortadoğu’nun uluslararası güç rekabetinin merkezinde kalmasına neden olmuştur.
Bugün İran’a yönelik saldırılar veya askeri baskılar gündeme geldiğinde dünyanın birçok yerinde Müslüman toplulukların protestolar düzenlediği görülmektedir. Ancak uluslararası siyasette yalnızca protestoların veya sert kınama mesajlarının belirleyici olmadığı açıktır. Asıl belirleyici olan unsur ekonomik güç, askeri kapasite, teknolojik üstünlük ve diplomatik etkinliktir. Bu nedenle bir ülkenin uluslararası sistemde ne kadar etkili olacağı çoğu zaman sahip olduğu stratejik kapasite ile ölçülmektedir.
Bu noktada dikkat çeken bir başka durum da İran ile yakın ilişkileri olduğu bilinen Rusya ve Çin’in, İran’a yönelik saldırılar karşısında çoğu zaman sınırlı ve temkinli tepkiler vermesidir. Bu durum uluslararası ilişkilerde dostlukların çoğu zaman stratejik çıkarlar çerçevesinde şekillendiğini göstermektedir. Devletler çoğu zaman ideolojik yakınlıklar veya söylemlerden ziyade kendi ulusal çıkarlarını önceleyen politikalar izlemektedir. Bu da küresel siyasetin duygularla değil stratejik hesaplarla yürütüldüğünü açık biçimde ortaya koymaktadır.
Diğer yandan günümüzde savaşların doğası da köklü biçimde değişmiştir. Artık savaşlar yalnızca tanklar, piyade birlikleri ve klasik cephe savaşları üzerinden yürütülen mücadeleler değildir. Yapay zekâ destekli analiz sistemleri, uydu teknolojileri, gelişmiş balistik füzeler ve insansız hava araçları modern savaşın en önemli unsurları hâline gelmiştir. Özellikle insansız hava araçları ve uzun menzilli füze sistemleri savaşın hızını ve caydırıcılığını ciddi ölçüde artırmıştır. Yapay zekâ destekli veri analizleri sayesinde hedef belirleme, savunma planlaması ve operasyonel kararlar çok daha hızlı ve hassas biçimde alınabilmektedir. Bu durum savaşların yalnızca cephede değil, teknoloji ve veri üstünlüğü üzerinden yürütülen bir mücadeleye dönüştüğünü göstermektedir.
Bu gelişmeler, askeri gücün artık yalnızca asker sayısı ile değil teknoloji, bilimsel gelişim ve stratejik akıl ile ölçüldüğünü ortaya koymaktadır. Dolayısıyla geleceğin dünyasında güçlü olabilmek için ülkelerin yalnızca askeri değil aynı zamanda teknolojik ve ekonomik olarak da güçlü olması gerekmektedir.
Tüm bu gelişmeler ışığında Müslüman dünyasının karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri ise ortak bir stratejik birliktelik oluşturamamasıdır. Dünya üzerinde yaklaşık 57 Müslüman ülke bulunmaktadır. Nüfus, doğal kaynaklar ve coğrafi konum açısından oldukça büyük bir potansiyele sahip olan bu ülkelerin siyasi ve ekonomik anlamda güçlü bir birlik oluşturabildiğini söylemek ne yazık ki mümkün değildir. Buna karşılık Avrupa kıtasındaki ülkeler tarih boyunca birbirleriyle çok sayıda savaş yaşamalarına rağmen zamanla ortak bir siyasi ve ekonomik yapı kurmayı başarmışlardır. Bugün Avrupa Birliği 27 devletten oluşmaktadır ve büyük ölçüde Hristiyan inanç ve kültürel geçmişe sahip olan bu ülkeler, farklı dillerine, farklı kültürlerine ve geçmişte yaşadıkları büyük savaşlara rağmen güçlü bir ekonomik ve siyasi birlik oluşturabilmiştir. Bu birlik sayesinde Avrupa ülkeleri arasında savaş ihtimali neredeyse tamamen ortadan kalkmış ve güçlü bir ekonomik blok ortaya çıkmıştır.
Bu durum doğal olarak Müslüman dünyası açısından düşündürücü bir tablo ortaya koymaktadır. Sayıları 27 olan Avrupa ülkeleri ortak bir birlik kurabilirken, sayıları 57’yi bulan Müslüman ülkelerin benzer ölçekte güçlü bir siyasi ve ekonomik birlik oluşturamaması önemli bir stratejik zayıflık veya zaaflık olarak görülmektedir. Oysa tarihsel olarak bakıldığında İslam Medeniyeti uzun dönemler boyunca geniş bir coğrafyada ortak bir siyasi ve kültürel birlik oluşturabilmiştir.
Bugün gelinen noktada ise Müslüman ülkeler arasındaki siyasi rekabetler, mezhep ayrılıkları, ekonomik bağımlılıklar ve dış müdahaleler bu birlik arayışını zorlaştırmaktadır. Bu durum, küresel güçlerin Ortadoğu’da daha rahat hareket edebilmesine zemin hazırlamaktadır.
Bu noktada düşünülmesi gereken önemli bir soru ortaya çıkmaktadır. Eğer bir gün İslam dünyasının en önemli kutsal mekânlarından biri olan Mescid-i Aksa’ya yönelik çok büyük bir saldırı gerçekleşse ya da daha uç bir ihtimal olarak Kâbe’ye yönelik bir saldırı tehdidi ortaya çıksa Müslüman dünyasının ortak tepkisi ne olurdu? Bu soru elbette bir temenninin değil, stratejik bir düşüncenin parçasıdır. Çünkü böylesi bir durumda yalnızca duygusal tepkiler değil, siyasi birlik, askeri güç ve caydırıcılık kapasitesi belirleyici olacaktır.
Tam da bu nedenle günümüz dünyasında güçlü olabilmenin yolu yalnızca tepkisel ve sloganik söylemlerden değil, stratejik akıldan geçmektedir. Ekonomik olarak güçlü, teknolojik olarak gelişmiş ve askeri açıdan caydırıcı kapasiteye sahip devletler uluslararası sistemde daha etkin bir konuma ulaşabilmektedir.
Bu bağlamda Türkiye’nin rolü de son derece önemlidir. Türkiye tarihsel olarak Avrupa, Asya ve Ortadoğu’nun kesişim noktasında bulunan stratejik bir ülkedir. Bu nedenle Türkiye’nin güçlü bir ekonomi, gelişmiş bir savunma sanayisi, sağlam devlet kurumları ve yüksek teknoloji kapasitesi ile kendisini sürekli geliştirmesi büyük önem taşımaktadır. Çünkü güçlü devletler uluslararası sistemde yalnızca söylemleriyle değil, üretim gücü, teknoloji kapasitesi ve stratejik akılları ile etkili olabilmektedir.
Sonuç olarak Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler yalnızca bugünün siyasi krizleri değildir. Bu gelişmeler aynı zamanda geleceğin dünya düzenini şekillendiren önemli süreçlerdir. Tarih bize göstermektedir ki güçlü devletler ve güçlü medeniyetler ancak bilim, teknoloji, ekonomik güç ve stratejik akıl ve birlik sayesinde kalıcı bir etki oluşturabilmektedir. Müslüman dünyasının önünde duran en önemli soru ise şudur: Parçalı ve tepkisel bir yapı mı devam edecektir, yoksa bilim, teknoloji, ekonomik kalkınma ve stratejik birlik temelinde yeni bir vizyon mu oluşturulacaktır? Bu soruya verilecek cevap yalnızca bugünün değil, gelecek nesillerin de kaderini belirleyecektir.