Çay var mı çay?

İki şey sınırsızdır diyor Albert Einstein: “Evren ve insanoğlunun ahmaklığı” ve sonra ekliyor “İlkinden o kadar da emin değilim!”

Hindistan’da filler henüz çok küçükken ayaklarından kalın bir zincirle kocaman bir kazığa ya da ağaca bağlanır.

Bağlandığı ilk andan itibaren bütün gücünü ve zamanını bu zincirden ve ağaçtan kurtulmak için harcayan zavallı yavru fil, ne kadar çabalarsa çabalasın başarıya ulaşamaz.

Özgürlüğüne kavuşmak için günler geceler boyu uğraşmasına rağmen ne zinciri koparabilmesi ne de kazığı söküp atması mümkündür. Sonucu değiştiremez ve çabalarından vazgeçer.

Bu aşamaya gelindiğinde filin ayağındaki zincir sökülüp bir odun parçası bağlanır.

Yavru fil bu kez yürürken sürekli odun parçasını görmekte, halen o kazıkta bağlı olduğunu ve asla kurtulamayacağını zannetmektedir. Bulunduğu çevrede dolanır durur; ama hiçbir zaman kaçma girişiminde bulunmaz.

Esaretine ve özgürlüğünün hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğine inanmıştır...

Aradan yıllar geçer ve fil iyice büyür. O zincirlerden ve ağaçtan kurtulmak için gereken gücün onlarca katına sahiptir artık. Üstelik görünürde ne zincir ne ağaç ne de kazık vardır.

Ortada kırılamayan tek şey olan ''Filin İnancı'' kalmıştır. Çünkü filler artık mevcut durumu kabullenmiş kurtulmayı düşünmez olmuşlardır.

Geçmişteki tecrübelerinden dolayı değişimi gerçekleştirmenin zor ve neredeyse imkansız olduğunu düşünen bireyler ve toplumlar da işte bu filler gibi değişime karşı pasif bir direnç gösterir. 

Bu davranış literatürde “öğrenilmiş çaresizlik olarak adlandırılıyor. Çoğumuz fark etmesek de bol miktarda öğrenilmiş çaresizliklerle kuşatılmış durumdayız.

Öğrenilmiş çaresizlik, belli bir durumda sürekli olarak olumsuz tepki alma deneyimi sonucunda ortaya çıkan başarısızlığı kökten kabullenme durumudur. Başarısızlığı kabulleniş öylesine güçlü bir psikolojik etkidir ki bazen başarısızlığın önündeki tüm engeller kalksa da kişi başarısız olacağına inandığı için engelin kalkmış olduğunu fark edemez.

Üstelik öğrenilmiş çaresizlik girdabına kapılmış kişinin tek handikabı belirli bir konuda başarısız olmakla da sınırlı kalmaz. Bu durum, ruh sağlığını da etkiler.

Tutuculuk insanoğlunun en çok tutunduğu kavramdır aslında.

Mevcut durumdan ayrılmak istemeyen insanoğlu alıştığı şeylerin değişmesinden veya inandıklarının yanlış çıkmasından hep korktuğu için tutucudur.

Ailemizden çevremizden, toplumdan, okuduğumuz okuldan bize yapışan bir alışkanlıklar ve tutumlar silsilesi ile bunları sorgulamadan hayatımızı idame ettirmeye çalışırız hepimiz.

Doğduktan sonra toplumda kabul edilen değerleri, doğruları, kriterleri sorgulamadan, gerçekliklerini araştırmadan bir dogma olarak kabul ediyoruz.

Çünkü normallik ve anormallik kavramı çoğunluğa göre belirlenir çağdaş sosyolojide.

Annesinden yemek yapmayı öğrenen bir genç kız, annesinin yaptığı gibi menemen yapar.

Babasından misafir ağırlamayı öğrenen bir delikanlı, misafire babasının davranışları ekseninde yaklaşır!

Küçük farlılıklar olsa da bu minvalde insana kodlananlar genetik olarak bir sonraki kuşağa da geçer.

O yüzden çoğu illerde dededen kalma yöntemle kebap yaptığını söyleyen lokantalar mevcuttur mesela…

Genetik kodlamalar sadece yemekler üzerinden bize geçmiyor haliyle…

Hepimiz aslında gündelik hayatın karmaşası içerisinde tutum ve davranışlarımızın çoğuna alışkanlıklarımız oldukları için ve toplum da böyle yaşadığı için tutunuyoruz.

Sorgulama gereği duymadan yaşadığımız çoğu şeyin gerçek olduğuna inanıyoruz. Hakikatin bundan başka bir şey olması bile bizi endişeye sürükleyebilmekte.

Üç maymun metaforunu herkes bilir ben size beş maymundan bahsetmek istiyorum. Bilim insanı G.R Stephenson bir deney yapar:  Bir kafese 5 maymun ve tepesinde muzlar bulunan bir merdiven yerleştirilir.

Bir maymun merdivenin tepesindeki muzlara ulaşmaya çalışınca, öteki maymunlar soğuk suyla sırılsıklam ıslatılarak cezalandırılır.

Bir süre sonra, bir maymun merdivene tırmanmaya yeltendiğinde diğerleri artık ıslatılmaya gerek olmadan, cezalandırılacaklarını bildikleri için, o maymunu engellemeye, dövmeye başlar.

Bunun üzerine doğal olarak, muzlar ne kadar cezbedici olsa da hiçbir maymun merdivene tırmanmaya cesaret edemez. 

Daha sonra bir maymun kafesten alınır ve yerine, eski deneyimi yaşamamış olan yeni bir maymun bırakılır. Bu yeni maymunun yaptığı ilk şey de muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olur. Ama bu kez de, daha ıslatılmadan, ıslatılacaklarını öğrendikleri, bildikleri için diğerleri onu hemen döverler. Birkaç kez dövüldükten sonra yeni maymun da nedenini bilmemesine rağmen merdivene tırmanmaktan vazgeçer.

Bir süre sonra, deneyin birinci kısmında ıslatılmayı öğrenmiş olan ikinci bir maymun da yeni bir maymunla değiştirilir ve o yeni maymun da muzlara erişmeye çalıştıkça, ıslatılma olmadan dayak yemeye başlar ve merdivene çıkmamayı öğrenir.

İlginç olan nokta, ıslatılmayı bilen ve dışarı çıkarılan ilk maymunun yerine getirilen ilk yeni maymun da, ıslatılma olayından habersiz olmasına karşın, ikinci yeni maymunu dövenler arasında yer alır.

İlk deneye katılmış ve ıslatılmayı öğrenmiş olan üçüncü ve dördüncü maymunlar da kafesten çıkarılıp yerlerine yeni maymunlar konduğunda sonuçlar aynı olur. En sonunda ıslatılmayı bilen son, yani beşinci maymun da kafesten çıkarılıp yerine yenisi yerleştirilir ve sonuç değişmez.

Sonuç olarak daha önce soğuk suyla hiç ıslatılmamış, cezalandırılmamış olmalarına rağmen, merdivene tırmanmaya çalışan maymunu döven 5 adet maymun ortaya çıkar.

Çoğu konuda bize öğretilenleri yaşamak dışında bir şey yapmıyor ve mezkur maymunlar gibi anlamsız olan bir çok şeyi sorgulamadan yaşıyoruz. Birçok hurafeyi din, birçok yanlışı gelenek, birçok yanlış tecrübeyi hakikat zannediyoruz ve sorgulanmasına dahi tahammül edemiyoruz.

Mevlana’nın Mesnevi’sinde şöyle bir hikaye geçiyor:

“Öküzün biri, ansızın Bağdat’a geldi ve şehri bir baştan öbür başına kadar dolaştı. Fakat gözü, yalnız kavun ve karpuz kabuklarını gördü!"

Çoğumuz hikayedeki gibi Bağdat’ta görülecek onca güzellik varken bize öğretilen kavun ve karpuz dışında bir şey görmek istemiyoruz!

Bizler rutin olanı yapmaya meyilliyiz. Konfor alanlarımıza öylesine sıkı sıkıya bağlı kalırız ki bunu genişletmek adına hiçbir şey yapmak istemeyiz.

Bu durumun en kötü tarafı ise başarısızlığın kendi kaderlerimiz olduğumuzu düşünmeye başlamak olur.

Eğer daima her zaman yaptığımızı yapmaya devam edersek, daima her zaman ulaştığımız sonuca ulaşırız.

Çevresel faktörler,  olumsuz  tecrübeler veya yetiştirilme tarzı, sebep her ne olursa olsun, başarısızlık diye adlandırdığımız birçok durum, sınırlarımızı aşmaktan korktuğumuz için ortaya çıkar.

Var mısınız yarın menemeni kendi usulümüz ile yapmaya?

Demem o ki; çay var mı çay?

hikmet-kizil.jpg

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
3 Yorum