AİLEYİ VE TOPLUMU YIKMA PROJESİ (İstanbul Sözleşmesi)

Yozlaşmak! Değeri ölçüm aletlerinin çok üzerinde olan naif, bir o kadar da noksansız bir dine ve geçmişten gelen, dine endeksli koca bir kültüre sahibiz. Belki de Sahiptik(!)

Özellikle ergenlik çağından yirmisine kadar ki neslin geliyor oluşunu, geliş şeklini ve içerdiği ahlak biçimini birçoğumuzun aklı almadığı gibi nereden, nasıl kaptıklarını anlamaya zaman bulamıyor oluşumuzun yanında kapış hızlarına da yetişemiyoruz.

Yozlaşan ahlak, biçimsizce büyüyor iken, önü alınamaz derecede de yayılıyor. Gençliğin, batmış olduğu derinlik, çıkmazı olmayan sokaklarda bocalıyor oluşlarına, taptıkları argümanlar, meylettikleri şahıs ve haller ne yazık ki İslam dışı bir portrenin oluşumuna ve gençlerin de peyderpey yok oluşa sebep oluyor.

Bize ilginç ve iğrenç gelen durumlar, onların ideal ve fenomen ettikleri haller oluyor.

Dine ters, kültür ve örfi ilkelerle asla bağdaşmayan, daha çok savaş açan hallere meyilleri dudak uçuklatırken bir de ne görelim;

26 dakika içerisin de tüm partilerce meclisten geçen “İstanbul Sözleşmesi” adı altında bir anlaşma!

Anlaşmanın geçişi için onay veren onca vekil, sözleşmenin içeriğinden habersiz miydi?

Toplumun, daha çok gençlerin ahlaki çöküşlerine yağ sürecek düzeyde ki bu anlaşmayı geçirirken akıllarından ne geçiyordur?

Ya da bunu geçirmelerini sağlayan tahakküm kime veya kimlere ait? Gibi birçok soru kafaları zonklatır derece sarsarken bir de sözleşmenin içeriğine bakalım.

“İstanbul Sözleşmesi”; toplumumuz üzerinde manipüle bir şekilde lanse edilmeye çalışılan, yeni bir küresel aile ve toplumun inşası içindir. Daha net bir şekilde şöyle ifade edebilirim; “Aileye açılan savaş ve aile yıkımları sözleşmesi.”

Sözleşme; alışık olmadığımız gibi dini yaşantımızın aksine tamamen tahrip içeren bir yaşam ve tarzından bahsediyor. Bu bahis, ilginç bir şekilde kurnazlık ile yürütülüyor.

Aynı zaman da sadece bahsedilmiyor, uzun zamandır gündemimizi meşgul ettiği gibi 2011’ de ülkemize sunulmuş ve 2014 de ise uluslararası arenada ilk imzalayan devlet olarak tarihe geçtiğimizi biliyor muydunuz?

Birçoğumuz bundan bihaberiz. Bizleri, tüm ülkeyi ilgilendiren bir anlaşma imzalanıyor ve tüm ülke bundan habersiz! Bir şekilde haberdar olan ise, kırk derenden su getirmesi gerekiyor ki analizini gerçekleştirebilsin.

Peki, İslam’ın tabileri olan onca din adamı ve tonlarca birey neden imzalanmış olan bu sözleşmenin feshi için canhıraş bir şekilde sesini yükseltiyor, yazıyor veya çiziyor?

“İstanbul Sözleşmesi”; küresel, tek tip bir toplumun temellerini atıyor.
Emine Nur Çakır’ın Hak-söz’de köşesine aldığı yazıya göre; Sözleşmede taraf devletlerin dinî, örfi, toplumsal kabullerine ve hukuki uygulamalarına set çekilerek, küresel bir kadın tanımı yapılmak istenmektedir. Taraf devletler ise bu tanımlamaya sözleşme hükümleri ile bağımlı kılınmaktadır. Bu bağlamda her ne kadar kanun metni Türkçeye tercüme edilirken, mevcut hukuki sistem ve toplumsal-dinî kabuller gözetilerek sözleşme metninin tercümesi yapıldı ise de kanunun ruhu, metnin özü dolayısıyla sözleşme bağlamında hukuki açmazlar mevcuttur.
          İstanbul Sözleşmesi'nin orijinal metni İngilizce ve Fransızca olmak üzere iki dilde kaleme alınmıştır. Metnin Türkçeye tercümesi yapılırken çevrisi yapılan kavramların Türk hukuk sistemine intibak etmesi için uğraşılmış olsa dahi, Türkiye'nin taraf olduğu 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi (VAHS)'nin 33. Maddesi gereğince uluslararası antlaşmaların uygulanmasında tercümeler değil, orijinal metinler bağlayıcıdır. Yine Türk Medeni Kanunu’nun 1. maddesine gore, “Kanun sözüyle ve özüyle değindiği bütün konularda uygulanır.” Anayasa madde 90'a göre ise uluslararası sözleşmelerin kanun hükmünde olduğu ve kanunla uluslararası bir sözleşme maddesinin çatışması/uyuşmazlık oluşturması durumunda, uluslararası sözleşmenin esas alınacağı güvence altına alınarak, uluslararası sözleşmeler iç hukuk metinlerinden üstün tutulmuştur. Dolayısıyla İstanbul Sözleşmesi'nin Türk hukuk sistemine uyarlanması esnasında, uyuşmazlık çıkan tüm haller için tercüme edilen metin yerine, orijinal metnin esas kabul edileceği nihai durumdur. Sözleşme metinlerinin iç hukuk sistemine uyum sağlayacak bir terminoloji üzerinden tercüme edilmesi uygulamadaki durumu değiştirmeyecektir. ”

Emine hanım’dan aldığımız kesit durumun vehametinin bir kısmını içeriyor iken, daha vahim ve can alıcı noktası satırlar arasında gizlenmiş durumda.

Bu açıklamanın sonrasında içeriğe dönük bir analiz yapıldığında, kısmen üstü kapalı lanse edilmeye çalışılsa da, bir çok yerde cesaretle haykırılmakta olan şu başlıklar göze çarpıyor; cinsiyet eşitliği, evlilik dışı partner özgülüğü, cinsel yönelim, LGBT gibi toplumları, saman altından su yürütür gibi hak ve hukuk kavramları kullanılarak, dini ve örfi tüm ilkeler yerle yeksan edilecek şekilde bir temel atma oyununun en katı olanı ile karşı karşıyayız.

“Erkeğin erkek ile cinsel veya ailesel! İlişkisi veya kanının kadınla…

Evlenmeden, aynı evde yaşayabilme, cinsel ilişkiye girebilme, kadının erkek olma arzusu veya erkeğin kadın olma isteği… Hepsine özgürlük!

Tabi bunlar sözleşmeden kesitler, gizlenmiş kısımlar!”

Sözleşme ne kadar aileyi korumak adı altında söylense de tamamen zıttı olduğunu, daha çok aileyi yıkma ve toplumsal cinsiyeti özgürleştirip kanunlar ile sabitleştirme projesidir.

Türkçeye çevirisinde, başlığı ne kadar “aile içi şiddeti korumak adı altında olsa da” doğru bir şekilde çevirinin yapılmadığını belirten bilirkişilerimizce; farklı iki dil ile imzaya sunulan sözleşme, toplumun bam tellerine dokunmamak adına, çeviriyi ne kadar yumuşatmış olsalar da, özellikle LGBT ve Partner özgürlüğü konusunda herhangi bir gidilmemiş. Yumuşatma, gizleme gereksinimi duyulmamıştır.

İlginç bir cesaretle…

Cesaretle diyorum, çünkü bam telleri sabit olan bir ülkenden bahsediyorum. Temel taşlarını yerinden fırlatacak bir sözleşmenin tahribatından söz ediyoruz. 

Bu sözleşme Kadını koruma, özgürleştirme, aile içi şiddeti kaldırma gibi birçok başlığı ele alırken doğuracağı yan etkilerin -Boşanmaların çoğalması gibi- farkında olarak, erkeğe ait birçok hakkı hükümsüz kılmakta ve sözleşme bu başlıklar ile lanse edilmeye çalışılsa da bunlar vitrinde görünmesini istedikleri kısım.
Asıl mevzu, erkeğin erkekle, Kadının kadınla, evlilik dışı (cinsiyet fark etmeksizin) beraber yaşayabilme fırsatı ve LGBTi hukuksal düzeyde yer sahibi edebilme çalışmasıdır.

Toplumsal yapımızda erkeğin ve kadının sorumlulukları, yeri ve hükümlülükleri konusundaki ilkeleri kökünden sarsacak bir sözleşme… Kapitalist düzenin küresel güçlerince, “tek tip toplum” oluşturma çabaları sistematik bir şekilde temellendirilmekte.

“İstanbul Sözleşmesi”; küresel çapta, Avrupa ve hatta geri kalan birçok coğrafyada sıradan dursa da, biz de asla sıradan olamayacak maddeler içermekte. Özellikle ülkemize tercümesi mühendislik gerektiren bir uğraş ile yapılmış olsa da, dinimizi ve kültürümüzü zedelediği aşikar bir şekilde görülmekte.

Gün gün kaybettiğimiz onca değerimizi geri getiremeyecek düzeyde yitirdik. Aynı ruhu aynı aşkı bulamayacak derinlikteyiz.

Zaman ile kaybettiğimiz onca şeyin, bunca bir felaketle doldurulması zaten olası bir durumdu.

Sahip çıkmadığımız -çıkamadığımız demiyorum- değerlerimizi (din, kültür, örf, aile ve Gençlik) günbegün almak için, savurmak ve yıkmak için hazır da bekleyen ve en mümkün şekilde çalışan şerrin hedefidir.

2014 ten bu yana ülkemizin kanunları arasında yerini almış bir yıkım sözleşmesi, bu gün mü kalplerimizi titretip, gelecek endişesi uyandırdı!

İmzayı atan, attıran ve şuan da feshedemeyen ya da etmeyen ne kadar suçlu ise; ülkeye girerken ki zamandan bu zamana kadar sessiz kalan hepimiz o kadar suçluyuz!

Her gün, zaman yuvarlanırken, her kesitinde bir şeylerden oluyoruz.

Kapitalist çarkın demirleri arasında yok oluşa meyilli olan bizlerin elinden, geleceğin mimarları gençlerimizi Gay, lezbiyen ve diğer seksüel kesimleri arasında utanç verici bağlamda bilmeden büyütüyoruz.

Bizi bekleyen gelecek, beklemekten utanıyor!

Elimizde kalan ve son nefesimize kadar kalbimizde taşıyacağımız dini ve örfi ilkelerimizi kurumak adına, bilinçli ve bilgili olmanın şart olduğu bu dönemde sağlam ve sabit adımlara da sahip olmalıyız.

Ahlaklı bir neslin olmadığı yerde, ilahi bir kesitten bahsetmek saçma olmaz mı?

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar