Dr. Hikmet Kızıl

Dr. Hikmet Kızıl

Uzayan Savaşın Jeopolitiği: Meşruiyet, Mühimmat ve Direnç Denklemi

Uluslararası sistemin kırılgan fay hatları bir kez daha Ortadoğu üzerinden sarsılıyor. Ancak bu kez mesele yalnızca sahadaki askeri hamleler değil; meşruiyet, sürdürülebilirlik ve jeopolitik denge kapasitesi. Bir savaşın kaderini çoğu zaman cephedeki ilerleme değil, arkasındaki siyasal zemin belirler. Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin karşı karşıya olduğu temel sorun tam da budur: Meşruiyet açığı.

Bir süper güç için uzun süreli savaş, yalnızca askeri üstünlükle yürütülmez. İç kamuoyunun rızası, siyasal kurumların onayı ve ekonomik dayanıklılık en az mühimmat kadar belirleyicidir. Amerikan toplumu tarihsel olarak dış müdahalelere başlangıçta destek verebilmiş, ancak süreç uzadıkça sorgulamayı derinleştirmiştir. Vietnam Savaşı ve Irak Savaşı bunun açık örnekleridir. Toplumsal destek eridiğinde askeri kapasite stratejik başarıya dönüşmez. Bugün de benzer bir eşikte, “Bu savaş gerçekten Amerikan ulusal güvenliği için mi, yoksa müttefik öncelikleri için mi?” sorusu daha yüksek sesle sorulmaya adaydır. Bölünmüş bir iç kamuoyuyla sürdürülebilir harp yürütmek zordur; bu, modern demokrasilerin yapısal gerçeğidir.

Bu krizin ikinci kırılma noktası diplomasi alanındadır. Müzakere süreçleri, eğer askeri planlamanın gölgesinde yürütülürse, güven üretme kapasitesini kaybeder. Masada konuşulurken sahada operasyon tasarlanıyorsa, bundan sonra hiçbir devlet güvenlik garantilerine tam anlamıyla inanmaz. Bu yalnızca bölgesel bir sorun değil; küresel sistemin normatif temellerini aşındıran bir gelişmedir. Güven erozyonu, silahlanmayı artırır; silahlanma ise kriz ihtimallerini çoğaltır. Böyle bir ortamda küçük kıvılcımlar büyük yangınlara dönüşebilir.

Savaşın üçüncü boyutu endüstriyel ve lojistiktir. Uzun menzilli önleme sistemleri ve hassas güdümlü mühimmat sınırlı üretim kapasitesine dayanır. Üretim hızı ile tüketim hızı arasındaki makas açıldığında stratejik risk büyür. Özellikle nadir metaller ve yüksek teknoloji bileşenlerinde küresel tedarik zincirlerine bağımlılık, uzun süreli bir angajmanı zorlaştırır. Ortadoğu’da yoğun tüketilen mühimmatın aslında Pasifik’teki potansiyel kriz senaryoları için planlanmış olması ihtimali göz ardı edilemez. Yarın Tayvan hattında bir gerilim tırmanırsa, bugünkü tüketimin maliyeti daha net hissedilebilir. Ayrıca İran coğrafyasının genişliği, uzun menzilli operasyonlar, yakıt ikmali ve uzak üs kullanımı demektir. Bahreyn gibi hassas alanların kırılganlığı arttıkça Diego Garcia gibi uzak üsler devreye girer; bu da deniz ve hava unsurları için haftalık lojistik döngüler ve artan maliyet anlamına gelir. Askeri başarı, lojistik sürdürülebilirlikle sınırlıdır.

Bütün bunların karşısında İran’ın sosyolojik yapısı hafife alınmamalıdır. Bu ülke yaklaşık yarım asırdır yaptırımlar altında yaşamaktadır ve İran-Irak Savaşı gibi yıkıcı bir deneyimi kolektif hafızasında taşımaktadır. Dış saldırı beklentisinin aksine çoğu zaman iç çözülme değil, kenetlenme üretir. “Direnç kültürü” dediğimiz olgu tam da burada devreye girer. Liderlik düzeyinde yaşanabilecek sarsıntılar –örneğin Ali Hamaney sonrası senaryolar– otomatik olarak sistem çöküşü anlamına gelmez. Aksine, asimetrik tepki kapasitesini artırabilecek bir motivasyon doğurabilir. İran toplumunun tarihsel refleksi, dış baskıyı iç dayanışmaya dönüştürme eğilimindedir.

Körfez monarşileri açısından tablo daha da karmaşıktır. Körfez ülkeleri için istikrar hayati önemdedir. Şii nüfus yoğunluğu bulunan yapılarda bölgesel savaşın yayılması iç güvenlik riskini artırır. İsrail’in hamleleri ve Washington’un verdiği destek, Amerikan güvenlik şemsiyesine duyulan güveni aşındırma potansiyeline sahiptir. Sembolik hedeflere yönelen saldırılar –örneğin Burj Al Arab gibi– yalnızca fiziksel değil psikolojik etki üretir. Körfez başkentleri, başkasının stratejik tercihlerinin kendi istikrarlarını riske atıp atmadığını sorgulamaya başlamıştır. Bu sorgulama ya Washington ile mesafeyi artıracak ya da daha sert askeri pozisyonlara yöneltecektir. Her iki senaryo da bölgesel istikrarsızlığı besler.

Enerji jeopolitiği ise krizin küresel boyutunu belirler. Hürmüz Boğazı’nın kapanması ihtimali bile petrol fiyatlarını sıçratmaya yeter. Buna Bab el-Mandeb hattında yaşanacak aksaklıklar eklendiğinde, enerji ve konteyner taşımacılığı ağır darbe alır. Varil fiyatının 150 doların üzerine çıkması yalnızca Avrupa için değil, Amerikan ekonomisi için de sürdürülebilir değildir. Enerji şoku haftalar içinde enflasyonu, faiz oranlarını ve seçim dengelerini etkileyerek siyasi baskı üretir. Jeopolitik kriz ekonomik krize, ekonomik kriz siyasal gerilime dönüşür.

Denklemin bir diğer boyutu Pakistan’dır. Nükleer kapasiteye sahip bu ülkenin Suudi Arabistan ile askeri iş birliği önemlidir. Öte yandan Hindistan–İsrail yakınlaşması Güney Asya hattını daha hassas hale getirmektedir. Pakistan’ın iç güvenlik sorunlarıyla meşgul edilmesi, bölgesel dikkat dağıtma stratejisinin bir parçası olarak okunabilir. Böyle bir tabloda kriz yalnızca Ortadoğu ile sınırlı kalmaz; çok katmanlı bir jeopolitik rekabete dönüşür.

Türkiye açısından mesele ideolojik değil stratejiktir. Ankara için İran’ın tamamen zayıflaması, baskı hattının Anadolu’ya yaklaşması anlamına gelir. Bu nedenle İran’ın hızlı çöküşü Türkiye’nin güvenlik perspektifinde tercih edilen bir senaryo değildir. Bölgesel denge, Türkiye’nin manevra alanını doğrudan etkiler.

Sonuç olarak karşımızda gayri meşru bir saldırı , kamuoyu desteği sınırlı, değerli mühimmat stoklarını hızla tüketen ve direnç kültürünü yeterince hesaba katmayan bir savaş ihtimali duruyor. 
İran’ın kısa sürede çökmesi ve rejim değişimi senaryosu gerçekçi görünmemektedir. Uzayan her gün askeri maliyeti ekonomik ve siyasi maliyete dönüştürür. Tarih bize şunu öğretmiştir: Süper güçler çoğu zaman cephede değil, stratejik sabır ve toplumsal rıza sınavında zorlanır. 
Bu kriz de büyük ihtimalle askeri sonuçtan çok, jeopolitik dayanıklılık testi olarak hatırlanacaktır.

hikmet-kizil.jpg

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.