Mehmet Aluç
İnsanca Kalabilmek
(1)
1968 yılının yazıydı. Amerika’da bir laboratuvarın içinde, dış dünyanın gürültüsünden uzak, duvarları ve bölmeleri özenle hazırlanmış bir yaşam alanı duruyordu. Burada açlık korkusu yoktu; suya ulaşmak için uzun yollar aşılmıyor, soğuk gecelerde sığınacak bir köşe aranmıyordu. Yiyecek düzenli biçimde sağlanıyor, su eksik olmuyor, yuvalar hazır bulunuyordu. Bu küçük dünyanın sakinleri için hayatın en ağır yükleri ortadan kaldırılmış gibiydi.
Bu düzeni hazırlayan bilim insanı John B. Calhoun’du. Calhoun, farelerin nüfus yoğunluğu ve sosyal davranışları üzerine araştırmalar yürütüyordu. 1968’de başlattığı ve sonradan “Universe 25”- “Evren 25” adıyla tanınan deneyinde, dört dişi ve dört erkek olmak üzere sekiz fareyi bu kontrollü ortama yerleştirdi. Amaç, temel kaynakların bol olduğu, dış tehlikelerin sınırlandırıldığı bir çevrede fare kolonisinin nasıl büyüyeceğini ve davranışlarının zaman içinde nasıl değişeceğini gözlemlemekti.
İlk günler sessiz ve sakindi. Fareler çevreyi koklayarak tanıdı; köşeleri, geçitleri ve yuvaları keşfetti. Ardından çiftleşmeler başladı, yavrular dünyaya geldi. Minik bedenler yuvalarda kıpırdıyor, anneler yavrularını taşıyor, koloniye yeni bir hayat ekleniyordu. Başlangıçta her şey, kusursuz işleyen bir düzenin habercisi gibiydi. Yiyecek vardı, su vardı, güvenlik vardı; gelecek de varmış gibi görünüyordu.
Farelerin sayısı arttıkça, başlangıçta geniş ve ferah görünen yaşam alanı daha kalabalık bir dünyaya dönüştü. Beslenme noktalarında daha sık karşılaşmalar yaşanıyor, yuvaların çevresindeki hareketlilik artıyordu. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken bir ayrıntı vardı: Yiyecek ve su bol olsa da yaşam alanı sınırsız değildi. Fareler, aynı çevrenin içinde birbirleriyle karşılaşmak, aynı alanı veya mekanı paylaşmak ve sosyal ilişkilerini bu sınırlar içinde kurmak zorundaydı.
İlk evrede nüfus büyüdü; fakat Calhoun yalnızca sayıları kaydetmiyordu. O, kalabalık arttığında farelerin birbirlerine nasıl davranacağını da izliyordu. Çünkü bir topluluğun varlığını sürdürmesi, yalnızca karnını doyurmasına bağlı değildi. Yavru bakımı, çiftleşme, sosyal hiyerarşi, çatışmalardan uzaklaşabilme ve çevreyle kurulan ilişkiler de bu yaşamın parçasıydı. Bu küçük dünyanın geleceğini belirleyecek olan, yalnızca kaynakların bolluğu değil, kalabalığın içinde kurulacak sosyal düzen olacaktı.
(2)
Zaman ilerledikçe koloni büyüdü. Nüfus ilk dönemlerde hızlıca arttı; daha sonra bu artışın hızı yavaşladı. Dışarıdan bakan biri için her şey hâlâ yerli yerindeydi: Yiyecek kapları doluydu, suya erişim sürüyordu, yuvalar duruyordu. Fakat aynı alanı paylaşan canlıların sayısı arttıkça, sosyal hayatın dengesi değişmeye başladı. Bir zamanlar yalnızca hareketlilik gibi görünen kalabalık, giderek ilişkilerin üzerine çöken bir baskıya dönüştü.
Bazı fareler daha saldırgan davranmaya başladı. Karşılaşmalar sertleşti; alan paylaşımı ve sosyal etkileşimler bozuldu. Bazıları çatışmalara daha sık girerken bazıları diğerlerinden uzaklaştı. Koloninin içinde, aynı yaşam alanını paylaşmalarına rağmen birbirleriyle sağlıklı ilişki kuramayan gruplar oluştu. Yiyecek için zorluk çekmiyorlardı; fakat sosyal dünyanın içinde huzurlu bir yer bulmak her biri için aynı ölçüde mümkün değildi.
En ağır değişimlerden biri yavru bakımında görüldü. Bazı anneler yavrularına gerektiği gibi bakamadı; yavruların bir kısmı hastalandı ve büyük bir kısmı da hayatta kalamadı. Bir sonraki nesli yetiştirmesi gereken düzen yok oluyordu. Koloninin geleceği, yalnızca doğan yavruların sayısına değil, onların korunup büyütülmesine de bağlıydı. Yavruların kaybı arttıkça, kalabalığın içinde devamlılığı sağlayan bağlar da yavaş yavaş zayıfladı.
Deneyin ilerleyen dönemlerinde Calhoun’un dikkatini çeken bir başka davranış, bazı farelerin sosyal hayattan çekilmesiydi. Araştırmacının “beautiful ones” — “güzeller”— diye adlandırdığı bazı erkek fareler, zamanlarının önemli bölümünü kendilerini temizleyerek geçiriyor, çiftleşme ve sosyal rekabet gibi davranışlara katılmıyordu. Bu adlandırma bilimsel bir tanı değil, araştırmacının gözlemlediği davranışları betimlemek için kullandığı bir ifadeydi. Dışarıdan bakıldığında bu fareler sakin görünüyordu; fakat koloninin olağan sosyal yaşamının dışında kalmışlardı.
Üreme davranışları giderek azaldı. Yavruların dünyaya gelmesi ve hayatta kalması zorlaştı. Koloninin bir dönem hızla büyümesini sağlayan süreç tersine döndü. Yeni nesil kendini yeterince yenileyemedi; mevcut fareler yaşlandıkça nüfus gerilemeye başladı. Yaşam alanında yiyecek ve su hâlâ vardı, ancak bunlar koloniyi yeniden canlandırmaya yetmiyordu.
Sonunda üreme durdu ve mevcut fareler öldükçe koloni kendini yenileyemez hâle geldi. Universe 25 deneyi, koloninin yok oluşuyla sonuçlandı. Bu sonucu “Her şeyleri vardı, yine de yok oldular” diye tek cümleye indirmek, deneyin karmaşık koşullarını gözden kaçırır. Yaşam alanı sınırlıydı; nüfus yoğunluğu, sosyal ilişkilerdeki bozulmalar ve yavru bakımındaki aksaklıklar birlikte etkiliydi. Deney, bolluğun tek başına sağlıklı bir toplumsal düzeni garanti etmediğini gösteren çarpıcı bir araştırma olarak anıldı.
Farelerin yaşadığı kontrollü ortam ile insan toplumları elbette aynı değildir. Bu deney, insanlığın da kaçınılmaz biçimde aynı sona ulaşacağını kanıtlamaz. Fakat yıllar içinde bir simgeye dönüştü; çünkü insanlara şu soruyu sorduruyordu: Bir topluluğun maddi ihtiyaçları karşılanırken sosyal bağları, inançları, sorumlulukları ve ortak değerleri zayıflarsa, o topluluk nasıl bir geleceğe yürür?
(3)
Aradan yıllar geçti. Şehirler büyüdü, yollar uzadı, teknoloji hayatın her köşesine yerleşti. Bir zamanlar ulaşılması güç görünen imkânlar sıradanlaştı. Bir tuşla dünyanın öbür ucuna sesimizi ulaştırabiliyor, birkaç dakika içinde pek çok ihtiyacımızı karşılayabiliyoruz. Evlerimiz daha konforlu, araçlarımız daha hızlı, iletişimimiz daha kolay. Fakat bütün bu ilerlemenin ortasında insanlığın önünde hâlâ eski bir soru duruyor: İmkânlarımız çoğaldıkça birbirimize daha mı yakın olduk, yoksa yalnızlığımızı daha mı ustaca gizlemeye başladık?
Bir zamanlar aynı sofrada ekmeğini bölüşen insanlar vardı. Şimdi aynı masanın çevresinde oturup gözlerini ekranlardan ayıramayan aileler var. Eskiden komşunun kapısı bir tabak yemek, bir hâl hatır ya da bir acıyı paylaşmak için çalınırdı. Bugün aynı apartmanda yıllarca yaşayıp birbirinin adını bilmeyen insanlar bulunabiliyor. Bir zamanlar mahallenin çocuğu herkesin emaneti sayılırken, bugün yanı başımızdaki çocuğun neye üzüldüğünü fark etmeyebiliyoruz.
İletişim araçları çoğaldı; fakat anlaşılmak her zaman kolaylaşmadı. İnsanlar yüzlerce kişiyi sosyal medyada takip ediyor, ama zor gününde arayabileceği bir dost bulamayabiliyor. Ekranlarda kusursuz sofralar, parlak gülüşler ve başarı hikâyeleri sergilenirken perde arkasında yalnızlık, kaygı ve kıyaslama büyüyebiliyor. İnsan başkasının hayatının vitriniyle kendi hayatının mutfağını karşılaştırıyor; başkasının en parlak anını kendi sıradan gününün karşısına koyuyor. Böylece elindekilerin kıymetini görmek yerine, sahip olamadıklarının gölgesinde yaşamaya başlıyor ne yazık ki.
Sosyal çürüme çoğu zaman büyük bir gürültüyle başlamaz. Bazen küçük tavizlerle, her gün biraz daha normalleştirilen yanlışlarla ilerler. Yalanın “işini yürütmek”, haksızlığın “fırsatı değerlendirmek”, kabalığın “açık sözlülük”, duyarsızlığın “bana ne” diye adlandırıldığı yerde değerlerin sınırları silikleşir. İnsan, başkasının hakkını kendi çıkarına engel gördüğünde; başarıyı emekle değil kestirme yollarla aradığında; gücü sorumluluk değil ayrıcalık saydığında toplumsal dokuda görünmez yarıklar açılır.
Bu çürüme yalnızca sokakta ya da kurumlarda görülmez; evin içinde, iş yerinde, okulda, dostlukta ve gündelik hayatımızda da kendini gösterir. Çocukların yanında başkasını küçümsemek, farklı düşüneni hemen düşman ilan etmek, bir insanın hatasını telafi etmesine fırsat vermeden onu bütünüyle silmek, güçlü karşısında susup güçsüze sert davranmak… Bunların her biri birlikte yaşama kültürünü aşındırır. Toplum yalnızca büyük krizlerle değil, küçük haksızlıkların sıradanlaşmasıyla da yıpranır.
İnsan ilişkileri bazen bir alışveriş hesabına dönüşüyor. “Bana ne kazandırır?” sorusu, “Ona nasıl destek olabilirim?” sorusunun önüne geçiyor. Dostluk, fayda sürdüğü müddetçe devam ediyor; iyilik, karşılığı görüldüğünde anlamlı sayılıyor. Başkasının başarısı bize ilham vermek yerine bizde kıskançlık uyandırabiliyor. Birinin düşüşü, yardım çağrısı olmaktan çıkıp seyirlik bir olaya dönüşebiliyor. Kalabalıklar içinde birbirimizi görüyor, ama her zaman birbirimizi fark etmiyoruz.
Bu tablo, herkesin böyle yaşadığı anlamına gelmez. Bugün de karşılık beklemeden iyilik yapan, komşusunun yükünü paylaşan, öğrencisi için emek veren, haksızlık karşısında sesini yükselten, ailesine ve toplumuna omuz veren insanlar var. İnsanlığın umudu, tam da bu sessiz iyiliklerde saklı. Asıl tehlike, kötülüğün varlığı kadar iyiliğin görünmez; kötülüğün ise olağan ve kaçınılmaz kabul edilmeye başlanmasıdır.
Universe 25 deneyini insanlığa doğrudan uygulanabilecek bir kehanet gibi okumak doğru olmaz. Farelerin kontrollü bir ortamda gösterdiği davranışlar, insan toplumlarının geleceğini tek başına açıklayamaz. Ancak deney, maddi kaynakların bolluğunun sağlıklı sosyal ilişkileri kendiliğinden güvence altına almadığını hatırlatabilir. İnsan yalnızca tüketerek değil; üreterek, paylaşarak, sorumluluk alarak ve başkasının hayatına anlamlı biçimde dokunarak da yaşar.
Bir toplumun gerçek zenginliği yalnızca yüksek binalarında, yeni otomobillerinde, artan hesap bakiyelerinde ya da tüketim miktarında aranamaz. Asıl zenginlik; güçsüzün hakkının korunmasında, yaşlının hatırlanmasında, çocuğun güven içinde büyümesinde, gencin umudunun diri tutulmasında ve bir insanın derdi karşısında diğerinin kayıtsız kalmamasında saklıdır. Medeniyet, daha fazla şeye sahip olmak kadar, sahip olduklarımızı daha adil, daha merhametli ve daha sorumlu biçimde kullanabilmektir.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru, ne kadar ilerlediğimizden önce, bu ilerleyiş sırasında neleri geride bıraktığımızdır. Daha hızlı mı olduk, yoksa daha sabırlı mı? Daha çok mu konuşuyoruz, yoksa daha iyi mi dinliyoruz? Daha fazla insana mı ulaşıyoruz, yoksa daha az insanın hâlinden mi anlıyoruz? Çocuklarımıza yalnızca başarılı olmayı mı öğretiyoruz, yoksa adil olmayı, emek vermeyi, paylaşmayı ve gerektiğinde özür dilemeyi de öğretiyor muyuz?
Farelerin dünyasında kaynaklar vardı; fakat zamanla koloninin sosyal düzeni ve neslini sürdürme kapasitesi çöktü. İnsan dünyasında ise hâlâ seçim imkânı var. Aileye zaman ayırmak, komşunun kapısını çalmak, bir gencin derdini dinlemek, hakkı gözetmek, iyiliği karşılıksız yapmak… Bunlar küçük görünen ama toplumsal dokuyu onaran davranışlardır. Çürüme gündelik alışkanlıklarla yayılıyorsa, iyileşme de gündelik tercihlerle başlayabilir.
Fareler değişti, ortam değişti, şartlar değişti. Şimdi kendimize bakma zamanı. Asıl mesele, farelerin yaşadığı sonun insanlığın da başına gelip gelmeyeceğini tartışmak değil; insanı insana bağlayan değerleri ne kadar koruyabildiğimizi sorgulamaktır.
Çünkü bir gün geriye dönüp baktığımızda bizi gerçekten zengin kılacak olan, sahip olduğumuz şeylerin çokluğu değil; kaç insanın gönlüne dokunduğumuz, kaç haksızlığı önlediğimiz, kaç yarayı sardığımız ve ardımızda nasıl bir insanlık bıraktığımız olacaktır.
Her şeyin çokça olduğu bir dünyada, insanlığımız eksilmesin.