Bazı çağlar insanı yavaşça değiştirir, bazı çağlar ise insanın kendi hakkında kurduğu yanılsamaları büyütür.
Bizim çağımız ikinci türden bir çağ. Artık bilgiye sahip olmaktan çok, bilgiye sahipmiş gibi görünmek değerli. Bilmenin yerini bilmişlik aldı; öğrenmenin yerini gösteri.
Eskiden bilgi ağırdı. Taşırdı insanı. Şimdi bilgi hafif; çünkü çoğu zaman bilgi değil, bilginin simülasyonu.
Sosyal medyada dolaşan fikirler çoğunlukla düşüncenin kendisi değil, düşünceye benzeyen kısa devrelerdir. Cümleler var, bağlam yok; iddialar var, bedel yok; kanaat var, tefekkür yok.
Herkes her konuda uzman; çünkü uzmanlık artık derinlikle değil, görünürlükle ölçülüyor.
Platon’un mağarasındaki insanlar gölgeleri gerçek sanıyordu; bizim çağımızın trajedisi ise gölgelerin bile gölge olduğunun bilinmesine rağmen onların içinde yaşamaya devam edilmesi. Yani artık mesele cehalet değil; gönüllü yüzeysellik.
Bir zamanlar insan bilgiye ulaşmak için çaba harcardı. Şimdi bilgi insanın üzerine yağıyor; fakat bu bolluk bir bereket değil, çoğu zaman bir uyuşturucu.
Sürekli akan içerik, zihni uyarıyor ama beslemiyor. Bir şeyler öğrenmiş gibi hissediyoruz ama dönüşmüyoruz.
Çünkü dönüşüm zaman ister, yalnızlık ister, direnç ister. Algoritmalar ise tam tersine hız, kalabalık ve konfor üretir.
Bunun sonucu yeni bir figür: sanal entelektüel.
Sanal entelektüel okumaz, tarar. Düşünmez, tepki verir. Hakikat aramaz, konum alır. Onun için fikir, bir keşif değil, kimlik aksesuarıdır.
Görüşler sahip olunan şeyler değil, sergilenen şeylerdir.
En ironik olanı ise: Yapay zekâ çağında insanın kendi zihinsel emeğiyle kurduğu ilişki zayıflıyor.
Araçlar güçlendikçe, insan kendi gücünü araçtan ayırt etmekte zorlanıyor.
Bir metni oluşturabilmekle bir metni anlayabilmek arasındaki fark siliniyor. Bilgiye ulaşmak ile bilgiyi içselleştirmek arasındaki uçurum görünmez oluyor.
Bu yüzden bugünün kahramanı, elektrik kesildiğinde sessizleşecek biri olabilir.
Çünkü bazı zihinler artık dışarıdan beslenen bir refleks sistemine dönüşüyor. Şartel indiğinde düşünce de iniyor.
Bu, teknolojinin suçu değil; insanın kendi zihinsel kaslarını kullanmayı bırakmasının sonucu.
Gerçek düşünce her zaman biraz zahmetlidir. Gürültüden uzaklaşmayı gerektirir.
Popüler olandan şüphe etmeyi gerektirir. Kendine karşı bile muhalefet edebilmeyi gerektirir.
Peki çözüm ne?
Öncelikle hızdan şüphe etmek. Hızlı anlaşılan şeylerin çoğu, derin anlaşılmaz. Bir fikri hemen benimsemek yerine onunla biraz yaşamak.
Okuduklarımızı paylaşmadan önce içimizde sindirmek.
Cümle kurmadan önce susmayı öğrenmek.
İkincisi, dijital kimlikle düşünsel kimliği ayırmak. Bir fikri savunmakla bir kimliği korumak aynı şey değildir.
Hakikate sadakat, çoğu zaman kendi konforumuzdan vazgeçmeyi gerektirir.
Üçüncüsü, tekrar okumak. Yeniden düşünmek. Aynı metne başka bir yaşta dönmek.
Çünkü gerçek entelektüellik yeni şeyler bilmekten çok, bildiğini derinleştirebilme kapasitesidir.
Ve belki en önemlisi: Yalnız kalabilmek.
Algoritmaların sürekli konuştuğu bir dünyada sessizlik bir direniştir.
Yalnızlık bir eksiklik değil, düşüncenin laboratuvarıdır.
Mağaradan çıkmak için önce gözün karanlığa alışması gerekir.
Bugün ise tam tersi bir durumdayız:
Işık çok fazla olduğu için hiçbir şeyi seçemiyoruz.
Belki çağımızın en radikal eylemi, tekrar gerçekten düşünmeyi öğrenmek olacaktır.