Bir Okul Baskınının Düşündürdükleri

Dr. Hikmet Kızıl

Bugün Manisa’da yaşanan okul baskını, toplumsal hafızamızda derin bir yara açmakla kalmadı; yüzleşmekten ısrarla kaçındığımız çürümeyi de bütün çıplaklığıyla gözler önüne serdi.

Genç bir insanın, akranlarının ve öğretmenlerinin güvenli limanı olması gereken bir eğitim kurumunu şiddet alanına çevirmesi, münferit bir "cinnet" ya da basit bir "asayiş olayı" olarak geçiştirilemez. Karşımızda; dijital dünyanın sentetik gerçekliğiyle beslenen, toplumsal bağların kopmasıyla derinleşen ve kolektif bir umutsuzluktan gıdalanan sosyolojik bir kriz duruyor. Bu trajediyi doğru okuyabilmek için şiddetin kaynağına, sosyal medyanın tahrif edici rolüne ve gençliği kuşatan toplumsal çözülmeye bütünüyle bakmak zorundayız.

Bugün gençlerimiz, tarih boyunca eşi benzeri görülmemiş bir dijital kuşatma altında büyüyor. Ancak buradaki temel tehlike yalnızca ekrana bakma süresi değil, sosyal medyanın sunduğu derin değerler tahrifatıdır.

Öfkeyi, çatışmayı ve marjinal davranışı ödüllendiren algoritmik yapı içinde, gençlik için "var olmak" ne yazık ki görünür olmakla eşdeğer hale geldi. Popüler kültürde ve dijital platformlarda estetize edilen, havalı bir başkaldırı gibi sunulan şiddet görselleri, genç zihinlerde empati duygusunu köreltirken gerçek dünya ile ekran arasındaki sınırı da hızla bulanıklaştırıyor.

Şiddetin yıkıcı sonuçları ve insani maliyeti soyutlaştıkça; bir silah ya da bir baskın, gencin gözünde yalnızca kendini kanıtlama ve güç gösterme aracına dönüşüyor.

Bu dijital savrulma, toplumsal zemindeki kuralsızlaşma ve anomi ile birleştiğinde felaket kaçınılmaz hale geliyor.

Hızlı sosyal değişimler, ekonomik belirsizlikler ve kurum güvenliğinin zayıflaması; aile, okul ve mahalle gibi geleneksel denetim ve dayanışma mekanizmalarını işlevsizleştiriyor. Toplumsal aidiyet duygusunu kaybeden, geleceğe dair somut ve iyimser bir perspektif geliştiremeyen genç birey, derin bir yalnızlık ve yönsüzlük hissiyle baş başa kalıyor.

Gündelik dilden medyaya ve siyasete kadar her alana sirayet eden agresif dil, cezasızlık algısı ve gelecek kaygısı birleştiğinde; aidiyetsiz kalan gençlik, öfkesini yönelteceği düşmanlar ve anlam bulacağı marjinal sığınaklar aramaya başlıyor.

Şiddet gökten zembille inmiyor; bilakis toplumsal toprağın içinde, bu anlamsızlık ve yalnızlık sarmalında filizleniyor.

Dolayısıyla Manisa’da patlayan silah, yalnızca bir okulun duvarlarında değil, bütün bir toplumun vicdanında çınlayan bir uyarı fişeğidir. Bu şiddet sarmalından çıkış, okul kapılarına güvenlik kamerası veya turnike koymak gibi yüzeysel polis tedbirleriyle mümkün değildir; mesele, köklü bir toplumsal ve kültürel rehabilitasyonu zorunlu kılmaktadır.

Gençlerimize sadece teknolojiyi kullanmayı değil, dijital mecraların tahrifatına karşı eleştirel bir süzgeç geliştirmeyi öğretmek, eğitimin merkezine akademik başarı kadar empati ve sorumluluk bilincini yerleştirmek zorundayız.

Onları dijital illüzyonun ve şiddetin çekim alanından çekip alacak gerçek dünya rolleri, kültür-sanat alanları ve sosyal sorumluluk kanalları inşa etmeliyiz.

Okullardaki rehberlik ve psikososyal destek ağlarını güçlendirip risk altındaki gençleri erkenden kucaklarken, yetişkinler ve toplumsal aktörler olarak gündelik dilimizden şiddet öğelerini temizlemeliyiz.

Eğer gençliğimizi dijital mecraların insafına, yalnızlığın çaresizliğine ve şiddetin estetize edilmiş haline terk etmeye devam edersek, yarın çok daha ağır bedeller ödemek zorunda kalırız; yarayı sarmak için vakit kaybetmeden insana, eğitime ve toplumsal bağlarımıza yeniden sarılmak zorundayız.