Başörtüsü Yasağı Bir Ülkenin İç Meselesi Olabilir mi?

Dr. Hikmet Kızıl

Azerbaycan’daki başörtüsü yasaklarını ve dinî özgürlükler konusundaki kısıtlamaları gündeme getirenlere verilen cevap artık ezberlenmiş durumda: “Bu, Azerbaycan’ın iç meselesidir. Böyle konuşarak iki ülkenin arasını bozmayın!”

İnsan ister istemez soruyor: Bir ülkede insanların dinî inançları nedeniyle karşılaştıkları kısıtlamaları dile getirmek hangi ara kardeşliğe ihanet sayılmaya başlandı? Bir haksızlığı konuşmakla iki ülkenin arasını bozmak arasındaki sınır, hangi siyasi aklın elinde bu kadar keyfî hâle geldi?

Öncelikle şunu açıkça ifade edelim: Azerbaycan bizim için sıradan bir ülke değildir. Tarihî, kültürel ve dilsel bağlarımız, ortak hafızamız ve zor zamanlarda ortaya koyduğumuz dayanışma, iki ülke arasındaki ilişkileri diplomatik nezaketin çok ötesine taşır. Azerbaycan’ın bağımsızlığına, güvenliğine ve refahına duyduğumuz hassasiyetin tarihî bir karşılığı vardır. Fakat kardeşlik, yalnızca sevinçleri paylaşmak, askerî başarıları alkışlamak ve siyasi çıkarlar örtüştüğünde aynı safta görünmek değildir. Kardeşlik, gerektiğinde birbirimizin yanlışlarını da söyleyebilmektir.

Üstelik bir ülkede yaşanan hak ihlalini eleştirmek, o ülkenin düşmanlarının safına geçmek anlamına gelmez. Tam tersine, kardeş bildiğiniz bir toplumun daha özgür, daha adil ve daha müreffeh olmasını istemektir. Eleştiriyi düşmanlık, suskunluğu da sadakat sayarsak geriye gerçek bir kardeşlik değil, karşılıklı beklentiler üzerine kurulmuş bir ilişki kalır.

Başörtüsü meselesi tam da burada önem kazanıyor. Başörtüsü takan bir kadının ya da kız çocuğunun eğitim hakkı, din ve vicdan özgürlüğü, insan onuru ve eşit muamele görme hakkı; herhangi bir hükûmetin siyasi tercihine indirgenemez. Devletin laiklik anlayışı, kamu düzeni ve eğitim politikaları elbette tartışılabilir. Ancak bu kavramların hiçbiri, dinî inancını görünür biçimde yaşayan insanların haklarını ölçüsüz şekilde sınırlandırmanın otomatik gerekçesi olamaz.

Başörtüsü takan bir öğrencinin eğitim hakkı ile başını örtmeyen bir öğrencinin eğitim hakkı arasında nasıl bir fark olabilir? Devlet, bir öğrencinin başındaki örtüyü eğitimin önüne engel sayarken hangi evrensel ilkeyi koruduğunu iddia etmektedir? Bir insanın inancı nedeniyle dışlanması, başka bir ülkede yaşandığında haksızlık olmaktan çıkıyor mu?

İnsan haklarının evrenselliği tam da böyle zamanlarda sınanır. Hakları yalnızca kendi ülkemizde, kendi siyasi çevremizde veya kendi inanç dünyamızda olanlar için savunuyorsak evrensel bir ilkeden değil, seçici bir bağlılıktan söz ediyoruz demektir.

Azerbaycan’da başörtüsüne yönelik kısıtlamalar yeni bir tartışma da değildir. Human Rights Watch, 2010 yılında okullarda ve üniversitelerde başörtüsüne yönelik yasağın ardından yaşananları raporlarına taşımıştı. ABD Dışişleri Bakanlığının din özgürlüğü raporlarında da okullardaki başörtüsü kısıtlamalarına yer verilmişti. Dolayısıyla bu mesele, iki ülkenin arasını bozmak isteyenlerin bugün ortaya attığı bir iddia olarak geçiştirilemez. Ortada geçmişi olan, insan hakları bakımından ciddi biçimde tartışılması gereken bir konu vardır.

Hükûmet Sözcüsü Ömer Çelik’in bu konuyu Azerbaycan’ın iç meselesi çerçevesinde değerlendiren açıklamasını da hayretle karşıladım. Hükûmete yakın bazı isimlerin ve gazetecilerin benzer bir söylemi tekrarlaması, meseleyi daha da düşündürücü hâle getiriyor. Elbette devletler arası ilişkilerde diplomatik hassasiyet gözetilir; her mesele aynı yöntemle ve aynı üslupla ele alınmaz. Ancak diplomasi, insan hakları konusundaki ilkelerimizi askıya almanın adı değildir. İlişkileri korumak adına temel haklar konusunda susmak, uzun vadede ne adalete ne de gerçek dostluğa hizmet eder.

Burada sorulması gereken daha esaslı bir soru var: Türkiye ile Azerbaycan arasındaki bağı hangi temelde tanımlıyoruz? Yalnızca ırk, dil ve tarih üzerinden mi? Yoksa ortak kültürümüzün yanında paylaştığımız ahlaki sorumluluklar ve insani değerler de bu ilişkinin bir parçası mı?

Eğer bütün mesele soydaşlık ve siyasi dayanışmadan ibaretse, dinî özgürlükler söz konusu olduğunda neden ortak değerlerden bahsediyoruz? İslami hassasiyetleri siyasi konjonktüre göre hatırlayıp unutacaksak, yıllardır savunduğumuz ilkelerin samimiyetini nasıl açıklayacağız? Kendi ülkemizde başörtüsü üzerinden yaşanan tartışmaların tarihî ve toplumsal yükünü bilen bir siyasi hareketin, başka bir ülkedeki benzer bir meseleye yalnızca “iç işlerine karışmayalım” diyerek yaklaşması ciddi bir tutarlılık sorunu doğurmaz mı?

Türkiye’nin başörtüsü konusunda yaşadığı yakın tarihî tecrübe ortadadır. Üniversitelerde eğitim hakkı, kamusal alanda görünür olma ve inancı nedeniyle ayrımcılığa uğramama mücadelesi, bu ülkenin hafızasında önemli bir yer tutuyor. Dün kendi ülkemizde savunduğumuz bir hakkı bugün başka bir toplumun insanları talep ettiğinde aynı hassasiyeti göstermeyeceksek, geçmişte verdiğimiz mücadelenin evrensel bir ilkeye dayandığını nasıl söyleyebiliriz?

Üstelik mesele yalnızca başörtüsü de değildir. Türkiye, Suriye’de yaşanan insani dramlar karşısında neden sesini yükseltiyor? Türkistan’da, dünyanın başka bölgelerinde baskıya uğrayan insanların haklarını neden gündeme getiriyor? İnsan hakları ihlalleri söz konusu olduğunda coğrafi sınırların ve devletlerin egemenliğinin her türlü eleştiriyi hükümsüz kıldığı bir anlayışı benimsersek, bütün bu itirazlarımızın dayanağı ne olacaktır?

Elbette burada bir ayrımı doğru yapmak gerekir. Bir devletin egemenliğine saygı duymak başka, o devletin uygulamalarını eleştiri dışı bırakmak başkadır. Türkiye’nin Azerbaycan’ın iç işlerine müdahale etmesini savunmuyorum. Savunduğum şey, insan hakları konusunda ilkeli bir tutum sergilemesi, diplomatik kanalları kullanması ve dinî özgürlükler dâhil temel hakların korunmasını açıkça desteklemesidir. Bir ülkenin egemenliğine saygı göstermek, o ülkede yaşayan insanların haklarını görmezden gelmeyi gerektirmez.

Kaldı ki Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler sıradan bir komşuluk ilişkisinden ibaret değil. Türkiye, Azerbaycan’ın zor zamanlarında siyasi, diplomatik ve askerî dayanışma göstermiş; savunma sanayisindeki iş birliği de iki ülkenin güvenlik kapasitesine önemli katkılar sunmuştur. Bu dayanışma, Türkiye’ye Azerbaycan üzerinde sınırsız bir söz hakkı vermez. Ancak iki ülke arasındaki yakınlığın, insan hakları konusunda samimi ve açık bir diyaloğa imkân sağlayabileceğini de inkâr edemeyiz. Kardeşlik ilişkisinin değeri, yalnızca ortak çıkarların bulunduğu zamanlarda değil, zor meseleleri konuşabilme cesaretinde de ortaya çıkar.

Bir başka kolaycılık da bu konuları gündeme getiren herkesi “Azerbaycan’la aramızı bozmak isteyenler” diye suçlamaktır. Oysa eleştirinin içeriğine cevap vermek yerine eleştireni niyetinden yola çıkarak mahkûm etmek, meseleyi çözmez. Başörtüsü yasağını savunan somut gerekçeler nelerdir? Bu kısıtlamalar eğitim hakkını ve din özgürlüğünü nasıl etkilemektedir? Bu sorulara cevap vermek yerine konuyu kardeşliğe yönelik bir tehdit gibi sunmak, tartışmayı haklar zemininden uzaklaştırır.

Azerbaycan’ı eleştirmekle Azerbaycan düşmanlığı yapmak aynı şey değildir. Bir ülkenin yönetimini eleştirmekle o ülkenin halkına düşmanlık etmek de aynı şey değildir. Azerbaycan halkının özgürlüklerini, onurunu ve refahını önemseyen bir insanın, oradaki yanlış gördüğü uygulamaları dile getirmesi son derece meşrudur. Hatta gerçek dostluğun gereği, sorunları konuşabilmekten geçer.

Türkiye’nin hükûmetinden beklenen de budur. Başörtüsü ve din özgürlüğü konusunda kendi siyasi tarihini, toplumsal tecrübesini ve savunduğu ilkeleri hatırlayan; bu meseleleri diplomatik hassasiyetle fakat açık bir dille gündeme getiren tutarlı bir yaklaşım. Temel haklar söz konusu olduğunda siyasi yakınlıkların belirleyici olmadığı, aynı ölçünün herkese uygulandığı bir duruş.

Çünkü başörtüsü, bir siyasi partinin sembolünden ibaret değildir. Bir insanın inancını yaşama biçimi, vicdanıyla kurduğu ilişki ve kimi zaman eğitim hakkını dahi etkileyen kişisel bir özgürlük meselesidir. Bu özgürlüğü savunmak, herhangi bir ülkeye düşmanlık etmek değildir. Aksine, insan onurunu siyasi hesapların üzerinde tutmaktır.

Son olarak şunu söylemek gerekiyor: Azerbaycan’la aramız bozulmasın diye başörtüsü yasağını konuşmayalım diyenlere soruyorum; kardeşliğimiz birkaç hakikat cümlesine dayanamayacak kadar kırılgan mı? Dostluğumuzu korumak için haksızlık karşısında susmak zorundaysak, koruduğumuz şey gerçekten kardeşlik midir, yoksa sorgulanmayan bir siyasi konfor alanı mı?

Biz Azerbaycan’la aramız bozulsun istemiyoruz. Tam tersine, aramızdaki bağların daha sağlam, daha samimi ve daha sahici olmasını istiyoruz. Bunun yolu da yanlışları örtbas etmekten değil, doğruyu birlikte savunabilmekten geçiyor.

Kardeşlik, her şartta aynı şeyi söylemek değil; birbirimizin iyiliği için gerektiğinde zor olanı da söyleyebilmektir. İnsan hakları ise dostumuza göre değişen bir ayrıcalık değil, herkes için geçerli olması gereken evrensel bir ilkedir.

Azerbaycan bizim kardeşimizdir. Tam da bu yüzden oradaki başörtüsü meselesini konuşuyoruz. Kardeşlik adına susmak yerine, kardeşliğimize yakışan bir özgürlük ve adalet anlayışını savunuyoruz.