Müslümanlığın Ölçülmeyen Ölçüsü

Mehmet Aluç

Günümüz dünyasında “iyi Müslüman” tasavvuru çoğu zaman dar bir çerçeveye sıkıştırılmış durumdadır. İnsanların zihninde bu kavram; bir yardım derneğinde aktif olmak, sosyal faaliyetlerde görünür şekilde yer almak ya da ibadetleri yalnızca şekil boyutuyla yerine getirmekle sınırlı kalabiliyor. Oysa bu yaklaşım, İslam’ın hayatı kuşatan derinlikli ahlak anlayışını yeterince yansıtmaktan uzaktır.

Çünkü Müslümanlık, belirli alanlara hapsedilecek bir kimlik değil; hayatın tamamına sirayet eden bir karakter inşasıdır. İnsan ister öğretmen olsun ister doktor ister esnaf ister yönetici ya da işçi… Onu “iyi Müslüman” yapan şey, bulunduğu yerde gösterdiği ahlaktır; yaptığı işe kattığı ilgi özen ve taşıdığı sorumluluk bilincidir.

Bu noktada İmam Gazali’nin ortaya koyduğu temel ilke dikkat çekicidir: “İlim, amel içindir.” Yani bilgi, hayata yansımadığı sürece eksiktir. Bu perspektiften bakıldığında, kişinin inancı da ancak davranışlarıyla anlam kazanır. İşini-görevini savsaklayan, emanete riayet etmeyen, kul hakkını gözetmeyen bir anlayış; ne kadar görünür ibadetle desteklenirse desteklensin, hakiki anlamda bir bütünlük oluşturamaz.

Modern çağın önemli düşünürlerinden Aliya İzzetbegoviç ise meseleyi daha çarpıcı bir biçimde ortaya koyar: “Müslüman, geri kalmış olabilir ama tembel olamaz.” Bu ifade, aslında bugünün en büyük problemlerinden birine işaret eder. Çünkü bugün birçok insan, dinî hassasiyetlerini belirli ritüellerde titizlikle yaşarken, aynı özeni iş hayatında göstermeyebiliyor. Oysa İslam’da iş ve ibadet birbirinden asla kopuk değildir. Aksine, doğru niyetle yapılan her iş bir ibadet değerine yükselir.

Bir öğretmenin dersine hazırlıksız girmesi, bir yöneticinin işine zamanında gitmemesi, bir esnafın müşterisini kandırması, bir memurun görevini ihmal etmesi, bir doktorun yerini erken terk etmesi… Bunların her biri, sadece meslekî bir kusur değil; aynı zamanda ahlaki bir zaafın göstergesidir. Çünkü Müslüman için iş, sadece bir geçim vasıtası değil; aynı zamanda bir emanet ve imtihan yeridir.

Bu hakikati daha temelden ifade etmek gerekirse, Cemil Meriç’in çizdiği insan tasavvuru bize yol gösterir: “İnsan, yaptığı işle kendini inşa eder. Eğer iş ahlakı zedelenmişse, karakter de zedelenmiştir.” Bundan dolayı mesele sadece “ne iş yaptığımız” değil, “o işi nasıl yaptığımız” meselesidir.

Toplum olarak içine düştüğümüz yanılgı tam da burada başlamaktadır. İyiliği görünür alanlara indirgeyip, sessiz ama hayati olan sorumlulukların ihmal edilmesidir. Oysa dürüst bir esnaf, adil bir yönetici, vicdanlı bir doktor ya da fedakâr bir öğretmen; bulundukları yerde adeta ahlakın temsilcisi konumundadır. Onların yaptığı iş, sadece bireysel bir vazife değil, inançsal ve toplumsal bir inşanın temelidir.

Bu noktada gözden kaçırdığımız önemli bir husus daha vardır: İnsan, yaptığı işi ne kadar ciddiye alıyorsa, Rabbine karşı sorumluluğunu da aslında o kadar ciddiye alıyordur. Çünkü her işin arkasında bir niyet, her niyetin arkasında ise bir inanç vardır. İşini baştan savma yapan bir insanın, hayatın diğer alanlarında da aynı özensizliği taşıması kaçınılmazdır. Bu yüzden iş ahlakı, sadece meslekî bir konu değil; doğrudan doğruya bir iman meselesidir.

Ayrıca şunu da unutmamak gerekir ki; toplumların yükselişi büyük söylemlerle değil, küçük ama sürekli yapılan doğru işlerle gerçekleşir. Bir öğrencisine hakkıyla emek veren öğretmen, bir hastasına vicdanla yaklaşan doktor, bir müşterisine dürüst davranan esnaf… Bunların her biri, toplumun görünmeyen ama en sağlam yapı taşlarıdır. Bu taşlar sağlam olmadığında, en büyük projeler bile ayakta kalamaz.

Bugün yaşadığımız birçok sosyal problemin temelinde de bu kopukluk yatmaktadır. İnsanlar iyi görünmeye çalışmakta, fakat iyi olmaya aynı derecede önem vermemektedir. Oysa görünür iyilikler geçicidir; kalıcı olan, insanın karakterine yerleşmiş ahlaktır. Ve bu ahlak en çok, insanın kimsenin görmediği yerde, Allah ile baş başa kaldığı anda işini nasıl yaptığıyla ortaya çıkar.

Unutulmamalıdır ki; sabah namazına kalkıp gün içinde insanların hakkını ihlal eden ve görevini hakkıyla yerine getirmeyen bir anlayış, İslam’ın özüne uygun değildir. Çünkü İslam, sadece ibadetlerden ibaret bir din değil; hayatın her alanını düzenleyen bir ahlak sistemidir.

Sonuç olarak iyi Müslüman olmak, bir unvan değil; bir duruştur. Bu duruş ise en çok, insanın yaptığı işte kendini belli eder. Eğer gerçekten sağlam bir toplum, sağlam bir nesil inşa etmek istiyorsak, önce iş ahlakını yeniden ihya etmeliyiz. Çünkü işini hakkıyla yapan insan, sadece kendini değil, içinde bulunduğu toplumu da yükseltir.

Ve belki de en önemlisi şudur: İnsan, yaptığı işi ne kadar iyi yapıyorsa, inancını da o kadar görünür kılıyordur.